16 Ağustos 2017 Çarşamba

32. Hafta




Zaman hızla akıp geçerken gün geçmiyor ki yeni bir erken doğum haberi almayalım. İşyerinden bri arkadaşımın eşi 36. haftasında doğurdu.Doğuma hazırlık grubundan bir arkadaş 38. haftasında doğurdu. Yine aynı gruptan bir arkadaşın arkadaşı 35. haftasında doğurdu.  Bir telaş bir telaş, ne oda var, ne giysisini yıkadım, ne evi derledim topladım. Gelince bu çocuk nere gelcek, ne olur erken olmasın diye içimden geçiriyorum. Bu ara haftasonu evde olmak bana iyi geliyor, şans ya da sanşsızlık her iki taraftan da bakılabilir; yaz döneminde hamile olmanın en büyük dezavantajı haftasonu evde olmadığımız için evi toplayamamak olduğunu söyleyebilirim. Ha bu arada kesin bilgi, yayalım, benim evim toplanmıyor arkadaş! Kabul etmem lazım. Bebe de kendini alıştırsın, yok mikrobundan sakın, yok antibakteriyel zımbırtı kullan falan, ı ıh, beni evde olmayacak. Zaten öyle bir yaşamım yok o ayrı, ama bebek için de deli özen gösteremeyeceğim. Zaten evde uçuşan kuş tüyleri, keditin kılı, benim saçım derken zor o işler zor.

Ha ama instagramda düzenli evler temalı bilimum sayfaları takip ediyor, zihnimdeki evimde hayata geçiriyorum. Sayılır mı? I ıh mı?

Hayalimdeki ben. 
32. hafta demek çalışan gebe için bir dönüm noktası demek. Bu haftada doktor tarafından çalışabiliyor musun, çalışamıyor musun, değerlendirme yapılıyor gebe. Haftasonundan iki gün daha yırtalım diye -bkz. küçük hesaplar insanları- tahmini adet tarihini cumadan pazartesiye aldırdık. Geçtiğimiz pazartesi de hastaneye gittim. Doktor kontrol etti, gelişim normal ıvır zıvır, her şey yolunda yani. Sonra kiloma baktı. 8 kg aldım. Kendi beklentimin biraz üstüne çıkmış durumdayım. Doktor da şöyle bir baktı, boyumu sordu. Accık hobbit tipli bir insan olduğum için boyum kendisi için ilgi çekici olmadı ve bombayı patlattı:

D: Sen normal doğuracaktın değil mi?
G: Ehe ehe, bir terslik olmazsa... (İç ses: Aslında talebim doğal doğum ama sizde o vizyon var mı bilmiyorum.)
D: Senle 40. haftayı beklemeyelim bence.
G: Ehe ehe, kısmet!

Shire'dan gelmişem, size selam getirmişem. (Pinterest)
Odadan çıktıktan sonra rapor verebilmesi için nst, kan ve idrar tahlili alınması gerektiğini söyledi. Nstye adımı yazdırdım, tatlı(!) hemşiremiz nst hakkında bilgilendirme yaptı. Saygı dolu bir şekilde emir kipi içermeyen (hıhı) cümleleriyle bana nstye girerken çocuğum varsa onu getiremeyeceğimi, artık her kontrole geldiğimde oraya önce gidip ismimi listeye yazdırmam gerektiğini, tok gelmemi, ve öncesinde meyvesuyu içmem gerektiğini söyledi. "Emredersiniz efendim." deyip saygımı bozmadan ismimi yazdırdım ve tahliller için aşağı kata indim. Ivır zıvır işleri hallettikten sonra yeniden yukarı çıktım ve nst işlemleri başladı. Feci sıkıcı, ve yatırdıkları sedye de inanılmaz rahatsızdı. Katır kutur olmuş vücudum dile gelse "Kalk gidiyoruz." falan derdi herhalde. Her adımında uyumlu olan bebik burda da uyumlu bir şekilde emre itaat etti, sonuçlar normal çıkacak şekilde gerekli hareketi sağladı sanıyorsam. Dümdüz yatarak geçen yaklaşık 25 dk sonunda hemşire beni azat etti.

Nst'de geçirdiğim zaman içinde doğuma hazırlık grubundaki kızlarla hemen gıybet döndürdük. Doktorumu tabii ki şikayet edecektim, nitekim beklemediğim bir şey değildi doktorun bu tavrı, müdahale edecek ve gereği var mı yok mu bunu da değerlendirmeyecek biliyorum. Çünkü hızlı olsun, çünkü zaman kıymetli. Çünkü benim bedenim ne yazık ki onun çok da umrunda değil. Bu gidişle taş çatlasın 12 kg almış olacağım doğum zamanı gelene dek. Boyum da 1.55-1.60 cm arası. Doğuramaz mıyım yani? Daha 32. hafta içindeyken "Biz 40'ı beklemeyelim seninle." demek ne kadar doğru? Neden beklemiyoruz, söylediği kadarıyla gözlediği başka bir sıkıntı yok, sorun yok, neden müdahale ediyoruz? Belki bebek hazır değil daha, belki erken hesaplandı bebeğin döllendiği tarih, neredn biliyoruz?

Dediğim gibi beklediğim bir şeydi, doktorun böyle bir bomba patlatacağını öngörüyorduk. Kızdım ama etkilenmedim. Çünkü şu an için başka bir planım var. Kendisine takibe gitmeye devam edeceğim ama İzmir'de doğurmak ilk tercihim şu anda. Bir komplikasyon olursa kalırız burada sorun değil. Fakat alternatif üretmek güzel. Ve beni rahatlatıyor.

Velhasıl, raporumu aldım, 37. haftaya dek çalışabiliyorum, ama çalışmıyorum. Yani, çalışmayacağım. Çünkü yaşasın senelik izinleer!

Bilerek bu sene izin kullanmadım, geçen yılan kalan 19 gün iznim var bir de üstüne kurban bayramı ile zafer bayramı birleşti, hükümet de kombo çekti, 10 gün de oradan geldi, oldu mu sana 29 gün. Ayarladım ve tam 37. hafta raporumu alacağım haftaya kadar izinli olacağım. Sonra da mecburi izin. 40 ve sonrasında gelirse bebek ne ala, ama 38 sonrasına anlaşalım bence. İyi olacak. Sabahları ayaklarımda o kadar tuhaf bir his ile uyanıyorum ki, sanki ayak benim değil. Boşuna Hobbit demiyoruz ama gözümü kapatınca canlandırdığım şey o. Benim minnak, nane şekerini anımsatan kibar tırnaklı ayaklarım toynak hissinde. Sırtım belim tutulmuş, sürekli çişi var halde dolaşan bir tip oldum. Kadınlar doğum sonrasını düşünüyor elbette, o zaman hem kendin için hem bebek için daha önemli. Ama zormuş. 30dan sonrası artık vücut sinyal veriyor, yavaştan inzivaya çekil bence diye.

Hala gece düzgün uyuyabiliyorum. Sıcağa rağmen, bu da çok iyi. Uykusuz kalmak beni deli ediyor, bu kadar ağırlığa bir de uykusuzluk yaşıyor olsaydım, sevimsizleşirdim sanırım.

Cuma gününden itibaren iş meselesini bir süreliğine kapatacağım. Bakalım ne kadar sürecek; izinler, bakıcılar neler gelecek başımıza, evde durmaya ne kadar katlanacağım, dönmek isteyecek miyim?

Ahahaha, bu arada, daha önce challenge accepted demiştim, yıkanabilir bebek bezlerinden aldım. Gelsin kakalı popolaaaar!

Hastane süsü, boku püsürü ile uğraşmaya pek niyetli değilim, piremses ana ve piremses bebek temalı şeyler pek beni cezbetmiyor ama öte yandan bir iki kibar yiyecek içecek hazırlarsak -bkz. lohusa şerbeti- fena olmaz gibi düşünüyorum. Sanırım bunları izne ayrıldığımda düşüneceğim.




7 Ağustos 2017 Pazartesi

31. Hafta



Çok dillendirdim nazara geldim. :D

Ay şöyle iyiyim, böyle fırlamayım, koşarım, uçarım, kaçarım dedim dedim, bir yorgunluk, bir afakanlar basması, bir fenalıklar falan.

Geliyorum diyor artık bebek. Son dokuza girdik ya, inanamıyorum, nasıl da hızlı geçti.

Hamilelik öncesi yapmak istediğim şeylerin hiçbirini yapmadım. Aktı gitti zaman sadece. Ne deli gibi kontrol ettiğim beslenme günlüğüm vardı, ne ota boka fotoğraf çekilmelerim; ne kuralcılığım kaldı ne de başka bir şey. Fazlaca geyiğe vurdum ben hamileliği, zor da değildi yalan yok, ne ilk üç ayda ne ikinci, ne de şimdi için diyebilirim ki beni benden aldı, benden çok şey götürdü. Her zamanki ben olarak ve daha çok sağduyulu aslında, geçirdim zamanımı.

Artık bebek daha gerçek, hayatımıza dahil olmasına daha çok alıştım. Anne olmayla ilgili hiçbir duygum yok -hala- ben de böyle olacağım sanırım.

Kayınvalidemin diktesine karşı çıkar gibi: "Anne olunca anlamıycam!"

Geçen haftadan itibaren sıcak kötü etkilemeye başaldı. Uyku halim geçmiyor, domestik dürtülerim uçmuş durumda, bıraksalar evi baştan aşağı yeniden düzerim, o derece çoşuyorum. Ama genelde fikren. Eyleme döktüğümde iki raf temizleyip ahlamaya oflamaya başlıyorum. Beden kaldırmıyor artık.

Ay pişik oldum ben yaa! Bacaklarım kalınlaşmış galiba, geçen yazıda bahsetmiştim, elbise giyince göt göbek ne alemde anlaşılmıyor tabii, sıcaklar artınca sen sürtünmeden bir acımaya başla! Bir kızar, yara ol! Bebeden önce ben pişik kremi ile tanışık olacağım bu gidişle. Şimdilik pudra ile idare ediyorum ama elbise giymenin de böyle bir dezavantajı varmış demek ki. Yaşamadım daha önce, ne bileyim.

Gece çişe kalkmaya başladım. :S O da büyük ihtimalle sıcaktan uyanıyorum, sonra otomatik olarak çişim geliyor, sonra kedi uyanıyor, ben tuvalete gidip geliyorum, sonra kedi koynuma yatıyor, gırlıyor, sıcakta ben havale geçiriyorum ama onun kürkü sağlam olduğu için adam beni soğuruyor. Sonra benim uyku boka sarıyor. Geçen haftanın tipik döngüsü. Emzirme döneminde iki çocuklu hayat yaşayacağım ben, uykusuz heeerr geceeee!

Sırtüstü yatabiliyorum ama. Yine sebebi sıcak, sırtüstü yatmak daha rahat geliyor. Yayabiliyorum vücudumu.

Denize girmeye devam ediyorum. Ama geçen haftasonu çok salakça bir şey yaptık. Macera evet ama gerek var mıydı, yoktu aslında. Haftasonu burada fırtına ve yağmur vardı. Biz de kocamın ailesinin yazlığındaydık. Sabah hava çok güzeldi, sakince denize girdik çıktık. Öğleden sonra hava bozmaya başladı. O kadar boğucu oldu ki o sıcakta evde duramadım, hadi denize gidelim dedik. Yoldayken gökyüzü iyice karardı. Attık çantamızı bir şemsiyenin altına, denize koştuk. Birkaç dakika sonra pıtır pıtır damlalar düşmeye başladı. Sevindik. Yaz yağmurunda denize girmek pek keyiflidir, suyun altında damlaları hissetmek, yüzmek çok iyi hissettirir. Derken o damlalar biraz can yakmaya başladı. Ama yine gülümsemeye devam ettik. Sonra biraz daha biraz daha derken neredeyse bir adım öteyi göstermez hale geldi yağmur. Yanımda duran kocamı görememeye başladım. Yavaş yavaş kıyıya doğru seyreltmeye başladık, tam o sırada denize yıldırım düştü! Aklımız çıktı, gök gürültüsünü duyana dek öyle bir depar attık ki, bir yandan kafamıza kocaman yağmur damlalarını yiyor bir yandan da kıyıya doğru koşuyorduk. O yıldırım yakınımıza düşseydi...

Tam olarak şöyle bir şey gördü gözler


Kıyıya çıktık, o anda kum fırtınası başladı. Şemsiyenin altında bütün eşyalarımız sırılsıklam olmuş, biz birbirimize sokulmaya ve kumdan kendimizi korumaya çalışıyoruz. Kum her yerimize girdi, bacaklarımızı resmen dövdü, eve gittiğimizde küçük kızarıklıklar vardı bacaklarımızda.

Biraz rüzgar hafifleyince kumsaldan çıkmaya başladık ve yavaş yavaş aklımız başımıza geldi. Dolu yağsa, yıldırım yakınımıza düşse, sahildeki şemsiyeler uçsa, demiri bir yerimize girse, kum daha zarar verici boyutta olsa...

Her şey taş çatlasın beş- yedi dakika arasında oldu bitti. Sonra yine bulutlar aralandı, güneş çıktı, hava mis gibi oldu.

Deli adrenalin ama, sıkıcı geçen hafta sonunu coşkulandırmış oldu yağmur. Ama yine de; "Evde denemeyin!"


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Gebelikte kışa hazırlık


Bu yazıyı yazarken kendimi tutamayıp kıf kıf kıf diye gülüyorum. Derdin mi yok, işin bu mu diye sorarsanız, hak veririm. Ama benim de kafa bunlara çalışıyor.

Bir dolaplar çevirirken ben


Sonuçta doğururken epidural almak yerine şarap içmeyi planlayan biriyim. Şampanya da olabilir. Az önce yeni doğum yapmış bir iş arkadaşım odaya geldi, süt sağmak için, "N'aptın, hastane çantasının hazırladın mı?" diye sordu. "Eeeeööömm, daha 30. haftadayım ben yaa!" dedim. "Olsun olsun," dedi, "Her an acil bir şey çıkabilir, yanına neler alman gerekiyor, biliyor musun?" dedi. Kendimi sözlü için tahtaya kaldırılan ve bir bok bilmeyip saçmalayan İnek Şaban gibi hissettim; aklıma ilk gelen şey ise bir şişe kırmızı şarap oldu.

Hastane çantaaasııı??!!

Bir yandan aklım bana "Artık hazırlanmaya başla, en azından kafanda bir şablon olsun." diyor, öte yandan hamile olduğumu bile yok saydığım zamanlar oluyor, "Yek yeaa, bira göbeği olm bu." diyorum. Akşam eve gelip de yemek yedikten sonra benim şarj sıfırlanıyor, bildiğin dükkanı kapatıyorum. Ha, salak gibi niyeyse her gün erken uyuyacağım dediğim halde yine 12'yi görüyorum ama elle tutulur hiçbir şey yapmıyorum. Bu işte bir terslik var ve ben anlayamıyorum.

Bunu ben kocama da kullanmış mıydım? 

Neyse, konuyu dağıttım, bok ettim, ne diyordum, kışa hazırlık. Bildiğiniz gibi domates biber salçaları, erişteler, tarhanalar, turşular, konserveler, kuru sebzeler mevsimi çoktan geldi. Biz de bu işin bir ucundan tutalım dedik, ve likör yapmazsak eksik kalırız diye hunharca vişne aldık. Galiba yazmıştım, ama yazmamış da olabilirim, bazen uydurduğum şeyleri de gerçek sanıyorum, olabilir, gebelik diyoruz.

Her blogcunun bir gün başına geldiği gibi, yazacak bir şey bulamama halinden ben de istifade ediyor ve hemen tarif verme hakkımı kullanıyorum. Bunun bir sonraki adımı blw ile gelecek, hemen hesaplayayımmmm, yaklaşık 8 ay sonraya tekabül ediyor. Ha, öncesinde lohusa kurabiyesi, şerbeti, süt arttırıcı tırı vırı şeyleri de olabilir, ruh halim ve anaçlığımla doğru orantılı olarak göreceğiz hep birlikte.

Malzemeler:

*Vişne
*Vodka
*Şeker


Bu yazı ile birlikte kendi adıma bir ilki daha gerçekleştiriyor, kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum. (Oooo, ne biçim olay!)



Vişneleri yıkıyor, mümkünse çekirdeklerini çıkarmıyoruz. Birincisi üşengeçlik, ikincisi de martini bardağında ikram edilen zeytin tanesi gibi likörle birlikte vişneyi dağılmadan ikram edebilmek.


Kendimizce uygun bulduğumuz bir şişeye ya da kavanoza vişneleri yerleştirdikten sonra üzerine bir miktar şeker serpiştiriyoruz. Şekeri en son da koyabiliriz, sırası fark etmiyor. İstediğimiz tatlılık durumuna bağlı olarak miktarı azaltıp arttırabiliyoruz. Daha karizmatik bir şişe aramıştık ama elimizdeki turşu kavanozuyla kış hazırlığı nostaljisini daha derinden yaşayabiliriz diye şişeden vazgeçtik. Hıııhııımm.



Sonra vişnelerin üzerine vodkayı boca ediyoruz. Ben görülen kavanozun üzerine 70+40 cl civarında vodka ekledim sanırım. Vodka yerine muadili olabilecek başka türlü alkoller de kullanılabilir. Bir sonraki sefere etil alkol ile yapmayı planlıyorum. Bakalım, performansa göre değerlendireceğiz.

İkincisi ise nane likörü. Tarif için; bkz.

Malzemeler: 

*Nane
*Vodka
*Şeker



Anneannemin bir nanesi var. Peppermint denilen sakızlarda kullanılan mentolü güçlü bir nane. Ben de saksıya alıp çoğaltmıştım, bir süredir bekletiyordum. Dün budadım, bir avuç kadar nane çıktı, onu da nane likörü için yıkayıp yaprakları kuruladım.


Kavanozun yarısına kadar geldi naneler. Üzerine bir kaşık şeker ekledim. Yaklaşık bir ay sonra sıvı süzülecek ve yeniden şeker eklemesi yapılacak, tarifte bu aşamada şeker yok ama ben yine de koydum.


Nanelerin üzerine kalan vodkayı ekledim. Sanırım biraz daha vodkaya ihtiyacım var, onu da ikinci partide eklemeyi planlıyorum. Bakalım, iyi olacak mı?




 Nane likörünü bir ay sonra alıp şerbet ile tatlandıracağım. Vişneyi ise yeniyılda ancak görürüz, bir süre unutmak gerekiyor kendisini.


Likörlerin karanlıkta kalması ışık ile temas etmemesi gerekiyor. Karanlık bir dolaba koymadan önce bir de aliminyum folyo ile kapattım ki garanti olsun.

Yaa, işte böyle. Bebekli hayatın hazırlıklarını da kayınvalide ile annem hallediyordur. Kessin bence. Daha salça yapacak kadar yaşlanmadım, değil mi? :)


31 Temmuz 2017 Pazartesi

30. Hafta


En son "Hafta hafta hamilelik" yazılarını yazdığımdan bu yana beş hafta geçmiş. Başlarda değişimi keşfetmek daha kolaydı, şimdi ise gebe olmak sanki hayatımın bir parçasıymış gibi hissediyorum. Kendiliğinden kilo almak nasılsa bu da onun gibi bir şey işte. Bacaklarım kalınlaştı, galiba kalçam da kalınlaştı. Pantolon hiç giymiyorum, elbiseler efil efil, hava zaten üçbin derece. Öyle olunca kalça genişlemesini keşfedemiyorum. Kocama sorduğumda kendisi için bir sakıncası olmadığını söylüyor. Uuu beybi. <3

O değil de kendisi benimle birlikte deli kilo aldı. Hatta ben doğru düzgün kilo almadım, ama onun göbeği uçtu gitti.

Ben hamileyken kocam.

Hamile olmak beni biraz daha uyumlu bir insan yaptı. Sanırım... Hedef haline getirdiğim tek bir insan var, bir iş arkadaşım. Eskiden beridir sevmezdim, iş ahlakı kesinlikle olmayan afedersiniz kaypak bir insan. Devlet memuru olmanın bütün kaymağını yiyen, idarecileri güzelce kafalayan, iş yıkmaktan gocunmayan, hatta iş bilmeyen, bir işi bir milyon kez anlatsan da kazık kafasına sokamayan, emekliliğine gün sayan (daha bi' on yıla yakın zamanı var ama) tipsiz, çirkin, uyuz bir tip. Çıkarcı, bencil. Daha sayarım var ya. Çok sayarım.

Eskiden de takardım, ama bu hamilelikle birlikte kendimi korumaya almakla alakalı mıdır, bilmiyorum, gözüme gözüme giriyor bütün yaptıkları ve yapmadıkları. Ona karşı inanılmaz tahammülsüzüm. Başka da kimseye karşı bir sıkıntım yok.

İş yerinde artık biraz daha rahat tutmaya çalışıyorlar beni. Hem idareciler hem de çalışma arkadaşlarım. Görüşmelerimi üstlenenler var, hoşuma gidiyor ama öte yandan kendimi elden ayaktan düşmüş gibi hissediyorum. Ama iki hafta sonra senelik izne ayrılarak iş yeri meselesini kendim için bir süreliğine kapatıyorum.

Ücretsiz izin konusuna yeni bir değişken dahil oldu. Bizim yakın bir arkadaşımız doğu görevi sebebiyle artık bu ilden ayrılmış olacak. Kızçelerine bakım veren, çok memnun kaldıkları, her durumda yere göğe koyamadıkları bir bakıcı teyzeleri var. Tam benim doğum yapacağım dönemde arkadaşlarımız da tayin gitmiş olacaklar ve bakıcı teyze boşa çıkmış olacak. Düşündük ki eninde sonunda bakıcı desteği almak zorundayız. Hedefim ilk bir seneyi bebekle beraber geçirmekti. Ama şimdi bir sene sonrasına teyzeyi boşta bulma ihtimalimiz olmayacak büyük ihtimalle. Kaçırmayı göze alabilir miyim, bilemiyorum. Güvenilir birini bulmak çok zor.

Eskiden nasıl beklentilerim vardı; bebeğe bakacak kişinin kalifiye olması yönünde nasıl araştırmalar yapacaktım, dolu kriterim vardı, mıymıymıy bir sürü şey düşünüyordum. Ama şimdi pek çok şeyden kısmak zorunda olduğumu, beklentilerimin gerçekle asla uyuşmadığını görüyorum. Aslında bu canımı çok yakıyor, ama deşmiyorum. Bunu yaparsam eminim ki çok üzüleceğim, çok yıpranacağım.

Bakıcı teyze deyince de hep aklıma şu hikaye gelir:

"tek kelime fransızca bilmediğim halde iş için gittiğim fransa'da, iş yerinin fransa'da yaşayan türk ortağı ve ben, işini yaptığımız firmanın sahibi tarafından yemeğe davet edildik. ertesi sabah erkenden dönecek olmam ve sıfır fransızca nedeniyle pek sıcak bakmamama rağmen, türk ortağın ''bu şekilde bir jesti reddetmen yanlış anlaşılır'' uyarısı ile adamın evine gitmek zorunda kaldım. ev lüks bir semtte ve gayet güzel bir bahçesi olmasına rağmen oldukça sade döşenmiş bir evdi. fransızların meşhur, yemekten önce şarabı, yemek şarabı, yemek sonrası şarabı üçlüsüne takılıp, ara sıra hem onların hem de benim pek iyi olmayan ingilizcemizle iletişim kurmaya çalıştık.

koltuklara geçip konyak-kahve ikilisinin tadını çıkarırken, salona 4-5 yaşlarında bir çocuk girdi. sarışın mavi gözlü, annesinin kopyası sevimli bir çocuktu. aile orada olmasını istemiyorduı. ''piyer hemen odana '' gibi çocuklar duymasın vari cümleler kurduklarını tahmin edebiliyordum. ''oh mami no'' ,''pağlevisyon, televizyon'' gibi cümlelere, ailesinin, ^noğğ piyeğ televizyon zamanı değil şimdi'' diye yanıt verdi *

neyse bu sevimli çocuk, beni fark etti ve; ''mami bu amca kies?'' diye sorarak yanıma seğirtti. aile tedirgin oldu ama ben hemen onunla oynamaya başladım. bebe ile gayet iyi anlaştık. hatta ben koltuktan yere indim bebenin arabaları ile oynuyorum. arabasını koltuktan aşağı sallayıp yere çakılması temalı, salak çocuk oyunlarından birini oynarken, araba yere çakıldığında çocuk ''hobereyyy'' gibi bir ünlem çıkardı. ben şaşırmama rağmen belki de evrensel bir 'hobarey' vardır diye çok takılmadım. 
biraz sonra çocuğa dikkatli bakınca yüzündeki kırmızılıkları fark ettim. kızamık mızamık endişesi ile aileden kimse yokken patrona ''ne olmuş bu çocuğun yüzüne kırmızı kırmızı ?'' diye sordum. ve hayatımın en dumur cevabını aldım.

aynen şu şekilde; ''zuccuk yediydim gabarcık oldum''.. 

cevabı patron değil çocuk vermişti. o kadar şarap, 1 haftadır yaşadığım iletişim kaosu, bir anda beyin amcıklaması geçirtti bana dona kaldım. patron halimi görünce gülme krize girip konyağı burnundan çıkardı. meğer çocuğun yaklaşık 3 aylıktan bu yana yozgatlı bir üniversite öğrencisi bakıcısı varmış. kız üniversite okumasına rağmen türkçesi ailesinin türkçesi gibi kalmış. geçen haftada türkiye'den gelen sucukları bebeye yedirince, bebe baharattan alerji olmuş..
sarışın mavi gözlü fransız çocuğu piyer, enşante, ekute, pağlevisyon derken ''zuccuk yediydim gabarcık oldum'' dedi ya. nesine yorum yapacaksın." 


Bizim teyze de Denizlili. Kesin şive vardır, biz de bir sene sonrasında benzer ünlemlerin ne anlama geldiğini yöresel sözlüklerden araştırmaya başlarız herhalde.

İçim çok rahat değil, oh be dediğim bir şey olmadı bu ama yine de "Eeeeh." diyebiliyorum.

***
Bir süredir kesi meselem var gündemde. Bahçe kedilerimden birinin gözüne ağaç dalı saplandı. Dört gün boyunca kedinin gözü tek gündemim oldu. Nasıl üzülüyorum, gebericem üzüntüden, dalı çıkartamıyorum, çıkartsam gözü zarar görecek mi onu da bilmiyorum. Her gün veteriner hekime gidip ağlanıyoruz, ne bok yiycez, çıkmıyo bu diye. En sonunda geçen cuma bana bir tavşan kafesi verdi. Kedi taşıma çantasını da denedik ama sokamadık. Pis inatçı, yakalamaya çalıştığımızı anlayınca kaçtı gitti. Karton kutu denedik, onu da beceremedik. En sonunda tavşan kafesi ve bir adet asker çocuk aracılığı ile "Yavrucum sen nerelerdeydin ki!!" nidaları eşliğinde kediyi kafese attık, doğru veterinere. Gözünden dal çıktı, nasıl büyük şans, gözüne bir şey olmamış. Mutluluğumu tarif edemem, yakın zamanda hiç böyle bir gönül rahatlığı, böyle bir mutluluk hali yaşamamıştım ben.

tipitip oğlum buna benzer bir şey işte. 
Şimdi artık antibiyotik krem sürüyoruz, o ve diğer gözü yaralı kedilerimle hekim gebe olarak yeni bir misyon edindim kendime.

***

Bu geçen zaman içinde en büyük hedefim sürücü belgesi alabilmekti. Nisan ayından beri hayatımda olan sürücü kursu ve direksiyon dersleriyle 22 temmuz itibari ile vedalaştım. Şaşırtıcı bir şekilde ilk seferde belgeyi hak ettim; şakalaşmalar ve biraz tırsaklık ile parkuru tamamlayıp hayırlı olsunlar eşliğinde bu göreve de tik atmış oldum. Hayatımdaki en büyük sınav desem yalan olmaz. O kadar uzun zamandır ertelediğim, yapamam dediğim, teşvik görmediğim için önemli de görmediğim bir şeydi ki bu; tek seferde olunca "Ay yaptım mı, vallaha mı?" diye sevgi kelebeği oldum. Buradan sınav esnasında bana kolaylık sağlayan komisyon üyelerine ve Kastamonu'da ikamet eden dayıoğluna selamlarımı gönderiyorum.


***
Çok yoruluyorum ve gün içinde çok uykum geliyor. Öğle arasında başlayıp mesai bitene dek uyuyabilirim. Tek bir koltuğun üzerinde hem de, özel bir yere ihtiyaç duymadan, çevremdeki gürültüye aldırmadan. Başımı bir yere yaslamam yeterli.

Bu ara zaten herkesin dilinde; "Ay canııııoomm, bol bol uyu, sonra çok arayacaksın." Bu konu hakkında yazmış, konuşmuş, ünlü düşünür bılogır analarının da bir milyon kez dile getirdiği gibi: uyku depolanmıyor anacıııımm. Keşşge olsa dediğinden, on kilo alır koyardım kenara, vallaha!

***
Ayıp olcak ama, genelde hamile kadınların cinsel istekleri ikinci üç aylık dönemde tavan yapar derler. Ay bu ara bana bi' haller geldi. :D Geriden mi geliyorum, nedir anlamadım. Geçen kocama isyan ettim, "Hep ben mi başlatıcam, azcık da sen bi' hareketlen." dedim. "Ne bileyim oram ağrıyo, buram ağrıyo, elleme, acıyor dedin, ben de n'apçağımı şaşırdım." dedi. Geçti balım o devreler, sen gel hele gel :D



***

Dün gene hunharca vişne ayıkladık. Parmak uçlarım incecik oldu ama çekirdek savaşını biz kazandık. Ev bildiğin olay yeri inceleme gibi. Kan revan içinde. Bugün de vişne likörü yapacağım, kışa hazırlık deyince illa aklımıza domates salçası gelmesin, değil mi?

***

Bebek ve hamilelikle ilgili yazacak bir şeyim yok yine. Kıpır kıpır, sürekli sarsılıyorum, her şey yolunda dedi doktor, sorun yok, sıkıntı yok, uyumama izin veriyor, gece bir milyon kez çişe kalkmıyorum, hala ayak parmaklarıma oje sürebiliyorum, kendi işimi kendim görebiliyorum. İyi gidiyoruz yani.

Çevremdeki motive edici arkadaşlar hamileliği rahat geçen gebenin lohusalığı da rahat geçermiş diye beni rahatlatmaya çalışıyorlar. Açıkçası eskisi gibi korkum da yok. Galiba gerçekten artık su akar yolunu bulur kafasındayım.

Biraz öğle uykusu molası.

Ve bu yaz için gördüğüm en güzel monte fotoğraf. Yiriiinnn...

onedio.com

21 Temmuz 2017 Cuma

Depreme din bağlamak



Yobazlığın farklı boyutlarını özellikle doğa olayları sonrasında fazlaca gözlemlediğimiz bu güzide topraklarda gün geçmiyor ki yeni bir heyecan yaşanmasın.

Ege olarak hep birlikte bahar bitiminden beri sallanıyoruz. Beşik gibiyiz. Manisa sallandı, Karaburun sallandı, şimdi de Gökova sallandı, hepimizin götü çıktı, "La noluyo?!" diye. Deprem esnasında "Bakiim, olay var mı?" diye balkonlara hücum ediyoruz, bi' tek elimizde çiğdemimiz eksik:

 "Eneee Süleyman Dayıgiller de sokağa çıkmış don atlet, koş Necla koş." .

Orijinal milletiz, kendimizi seviyoruz.



Bir de bu yere göğe sığamayan milletin her afet sonrası durumu maneviyatla ifade etmesini, "Kafirler, size ders olsun." söylemlerini, insanlar günah işlediği için bu durumun orada yaşayan kişilerin başına geldiği inancını taşımalarını ne yazık ki hala hayretle karşılıyor ve anlam veremiyorum. Ama bu güzide insanlarla aynı kara parçasını paylaşıyoruz işte. İnsanlığın ilk zamanlarından bu yana gelişme gösterememek de böyle acı verici. Evet bacım, allahım gazabı, işte bunlar hep seks, hep bu yüzden oluyor bunlar.



Aynı kafaların daha iki gün önce sele uğramış İstanbul ile ilgili tek bir çıkarımı yok elbette.

Bir İstanbul Masalı Bkz. Gülse Birsel

Ege bölgesindeyiz. Deprem kuşağındayız. Coğrafi yapıdan kaynaklı fazlaca aktif fay hattının bulunduğu bir yerdeyiz. Deprem olacak, kontrol edemeyiz. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Kontrol edeceğimiz şeyleri ise görmezden geliyoruz. Ne bir deprem çantası, ne bir toplanma yeri belirlemişiz kendimize. Ne evdeki dolabı duvara askı ile sabitliyoruz ne de yaşam üçgenini nerede kuracağımızı biliyoruz. Ne oturduğumuz binanın yapısını kontrol ediyoruz, ne de yüksekliğini.

Hep cehape zihniyeti


Bulunduğum ilde üniversite hastanesinin hemen altından aktif fay hattı geçmesi ve bu binanın mevcut yerine kurulmasına izin verilmesi mantıklı mı?

Sabah işe geldiğimde herkesin dilinde deprem vardı elbette. Maceralar maceralar; akşam uyumadık diyenler, sokakta sabahladık diyenler, kayınvalidenin köydeki evine gittik orda uyuduk diyenler, valla çıktım balkona yaktım cıgaramı diyenler, depremin büyüklüğünün daha fazla olduğunu ama milleti sindirmek için daha düşük ölçekli gösterildiğini iddia edenler -çünkü bunlar hep İsrail'in oyunu- önlem almamız gerekiyor diyenler... Yine bir kaç günlük konuşulacak konu çıktı hepimize diye düşündüm. Millet Bodrum'u boşaltmaya başlamış, tam tatile gitmelik zaman diyorlar, bayılıyorum bu kafalara.

Gelelim bu konunun gebeli kısmına;

İşe gelirken sabahın köründe telefonum çaldı, halacığım arıyor; "Piiiiireeeennseeesss nasııııııılll?"

Deprem olduğunu sabah olunca öğrenmiş, aklına da ilk biz gelmişiz ama bebeği soruyor. Kendisi bedenimde sürekli depremler oluşturuyor zaten diyemedim, "Çık iyi hılıcııım, ehe." diyebildim. Artık kavga etmiyorum.

Telefonu kapatırken de "Bebeği benim için çok çok öp." dedi. "Tımım hılıcııııımm." dedim.

Henüz doğmadığını ona söylesem mi, emin değilim.

Yine sabah iş arkadaşlarımdan biri "Ay, n'aptın, heyecanlandın mı, iyi misin, sorun var mı, bebek hareket ediyor mu?" diye panik halinde yanıma koştu. "Sakin ol şampiyon, all izz well." dedim.



Ha ben depremi nasıl karşıladım?

Sıcaktan salonda yatıyoruz ya, sallantıdan hafif bir mide bulantısıyla uyandım, karanlıkta görebildiğim kadarı ile kocam yerinde yatmıyordu, "Kocaaaaam" diye seslendim, sivrisinek yüzünden yatak odasına kaçmış, yalpalayarak hole doğru gittim, onun sesini duydum sonra evde kedi aramaya başladım. Kediyi de alıp yaşam üçgeni oluşturmaktı amacım ama ben kediyi bulana dek kocam beni mutfağa bulaşık makinesinin dibine yolladı. Sallantı geçtikten sonra yavrucuğumu masanın altında götü yere yakın, tırsmış, gözleri faltaşı gibi açılmış olarak buldum. Sanırım ömrü boyunca hissettiği en şiddetli depremdi. Ardından bir süre televizyona baktık, koeriyi kurcaladık, bir iki artçı daha hissettik ve derin bir uykuya daldık.

Aklımdan "Ya ölürsem." diye bir şey geçmedi. İlk aklıma gelen, kocam nerede ve kediyi korumam lazım fikriydi. Taşıma çantasını yanımıza aldık, ola ki evden çıkmak gerekirse yakınımızda olsun diye.

Ve fakat her şeye rağmen gecenin sonunda yine kendimize bir mutluluk payı çıkarmıştık. Kocam sivrisineği yakalamış ve kadim dostu kanepenin üzerine yeniden kurulmuştu.  Çünkü serin bir gece uykusu her şeye bedeldir.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Tasmasız gezen köpek/ evcil hayvan sorunu


Sabah kendiliğimden uyandım. Özellikle sıcaktan cozurdadığımız kavurucu zamanlardan sonra bir iki gün hava yumuşadı. Hani sabah serinliğinde incecik bir pike alır da örtünürsün ya, vücudunun soğukluğunu kırıverir bir anda, tam da öyle güzel bir sabah. Erken uyandığım için bir iki ütü yapayım bari, dedim. -Böylece anlatının romantikliği bir anda yok olur, gider.-

Yatak odasına geçtim, kedi peşimden geldi, yatağın ucuna ütülenecek giysi yığınından bize kalan köşeye sığındık ikimiz. O gırladı, ben onu mıncırdım, şahane sevişmeli zamanlar geçiriyorduk kedimle. Ta ki sokaktan gelen çığlıklara kulak kabartıncaya kadar. Ben ne olduğunu anlamadım ama kedi çoktan balkona doğru tırsak tırsak adımlamaya başlamıştı. Kendini de kabarttı, noluyor demeye kalmadan kocam da uyandı. Ve sokaktan "Oscar, dur, Oscar yapma" bağırışlarını duyduk.

"İki Golden birbirine girdi galiba." deyip yattığı yere geri döndü. Balkondan aşağı baktığımda yere devrilmiş bir mobilet, yanında duran bir adam, az ötede bir adet Dogo Argentino köpek bir Golden Retriever'ı altına almış, hayatımda hiç görmediğim bir saldırganlıkla kavga ediyordu. Dogo o kadar saldırgandı ki balkona çıkmam ve içeri girip kocama "O Golden yaşamaz." demem bir oldu. Sokak köpeklerini de defalarca kavga ederken gördüm, ama iki evcil köpeğin birbirine bu denli şiddetle girdiğine hiç tanık olmamıştım.

temsili dogo, (google)


temsili golden (google)


Oturduğumuz sitenin hemen önünde müstakil evlerin bulunduğu bir kooperatif var. Yazlık evler gibi düşünün, bahçeleri var, bahçelerinde köpekleri var ve bazı köpekler tasmalı ama o civarda dolaşıyor. Golden da onlardan bir tanesiydi. Kimseye yanaşmaz, sevmek için çağırıldığında bile bakıp koca poposunu dönüp kendine görev edindiği şey ne ise onu yapmaya geri dönerdi.

Dogo olan köpeği de biliyorum. O da aynı kooperatif evlerinden birinde, eve geliş yolu üzerinde gördüğüm, yaz kış bahçenin içinde daracık bir kafeste kalan, sevgi nedir bilmeyen, bakıcıları tarafından kuvvetle muhtemel mama yerine kuru ekmek verilen, sıcak soğuk gözetilmeyen bir şekilde yaşayan bir köpekçikti. Her geçene havlar, sürekli öfkeli ve eminim ki hiç eğitim almamış bir hayvandı.

Her ne şekilde olduysa herhalde sahibi sabah Dogo'yu yani Oscar'ı yürüyüşe çıkardı. Tasmalı ya da tasmasızdı, bilmiyorum, ya hayvan bir anda atılınca tasma koptu, sahibi de mobiletin üzerinde olduğu için yere devrildi ve sonrası kontrolsüzleşti. Ya da daha kötüsü bu adam mobiletle dolaşırken nasıl olsa sabahın körü, kimse ortalıkta yoktur diye düşündü, köpeğini mobiletin yanında tasmasız bir şekilde yürüyüşe çıkardı ve daha sonra kıyamet koptu. Ortada bir tasma vardı, en son artık nasıl ayrıldıysa köpekler birbirinden, adam Oscar'a küfürler savururken elinde gördüm. Ama köpeğin boynunda olmadığı için her şekilde işlevsiz bir haldeydi.

Köpekler boğuşurken balkondan aşağı atlamak istedim. Aklımdan başka hiçbir şey geçmedi, Golden o kadar acı bağırıyordu ki tek istediğim onu kurtarmaktı. Fakat çok kontrolsüzdü, çok. Dogo, Golden'ın ensesinden tutmuş yerde başını savurarak ısırmaya çalışıyordu, savunma falan değil, tamamen öldürmeye odaklanmış bir şekilde. Ve kesinlikle sahibini dinlemedi. Sahibi taş attı, kovalamaya çalıştı. Bir iki saniye kurtulsa bile Golden, gidip yakalayıp yeniden hayvanın bir yerine yapıştı.

Çok kızdım. Çok üzüldüm. Muhtemelen hayatımda hiçbir zaman hayvanlarla ilgili olan bir soruna kendimi dışarıda görüp de bakamayacağım. Müdahale etmek istiyorum, korumak istiyorum. Merak ediyorum o Golden ne halde, veterinere götürüldü mü, sahibi ne yaptı?

Kızdım, her iki köpeğin sahibine de. Her ne olursa olsun, artık öğrenmeliler, avuç kadar da olsa köpek, sahipleri tasma takmak zorundalar. Hem kendilerini korumak için hem de başka canlıları korumak için. Şimdi o Golden'ın sahibi nasıl hissediyordur merak ediyorum. Ya Dogo'nun sahibi? Hayvana saldırması dehşet vericiydi, bence fark yok ama ya insana saldırsaydı? O zaman işin içine adli boyut girecekti, ne yapacaktı? Neden hayvanı tasmasızdı, neden tasmadan kurtulmasını önleyecek bir önlem alınmamıştı, saldırgan bir köpek olduğunu göz gördüğü halde neden ağızlıksız dolaşıyordu sokakta? Neden eğitilmemişti?

Hayvanlara tapıyorum. Sevgi hissettmediğim böcek dahi yok, yemin ederim. Ama özellike köpekler için artık "Ama benim köpeğim bir tanecik, çok tatlı, hiç saldırmaz, yanımdan yürüyüverir." düşüncesinden kurtulmalı köpek sahipleri. Müthiş eğitimli dahi olsalar insanların bile bir anda ruh hali değişebiliyor, hayvanın da değişebilir; onlar dürtüseller, korktuğunda, kızdığında daha kontrolsüzler. Keşke yasalar bu yönde hayvanları cezalandırmak yerine insanları cezalandırıcı bir yöntem izlese de sokakta tasmasız hayvan dolaştırdığını gördüğümüz kişileri şikayet edebilsek ve cezai işlem uygulansa. Ve lütfen, daha dikkatli olsalar.

Bir seferinde yazlıktaydık, bizim kedi bahçede takılıyordu, tasmalı ama. Sosyalleşmeyi bilmediği için diğer kedilere karşı da son derece nezaketsizdi, bir anda nevri döndü, bir şeyden korktu. Tasma olmasına rağmen kontrol edemedik. Allahtan ki evin içine doğru koştu ve evde uçan Sabri gibi oradan oraya saltolar atmaya başladı, aklımız çıktı, nasıl sakinleştireceğimizi bilemedik. Ayarsızlık işte. Baksan, dünyanın en kontrollü en sakin hayvanı, otur kalk biliyor sıpa, ama devreler yanıyor işte bazen.

"İniş takımları devrede."

Ben aynı durumda olsam kahrımdan ölürdüm herhalde. Her iki şekilde de.

Umarım Golden'cık bir şekilde toparlar ve akıllı sahipleri bir daha onu başıboş sokakta bırakmaz ve umarım hiçbir hayvanın canı yanmaz.

Bütün dünya buna inansa?

18 Temmuz 2017 Salı

Doğuma hazırlık ve nefes çalışması


Daha önce doğuma hazırlık ile ilgili eğitime gitmek gerekir mi gerekmez mi bununla
ilgili çekincelerim olduğunu paylaşmıştım. Okursam olur mu dedim, tamamen teslimiyetçi yaklaşsam en azından kendim sorun yaratmayacağım için hastanede de sorun yaşamam dedim, onu dedim bunu dedim...

Nihayetinde eğitime gittim.

Çünkü yedi ay geçti ben doğum ile ilgili hiçbir şey okuyamadım. Hamilelikten önce tez çalışması için daha fazla iş üstündeydim, ama şimdi bu konu hakkında ne okumaya ne araştırma yapmaya gücüm var. Hayatımın o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki hamile olmak -büyük kısmı mı, hayatımın tamamı falan demeliydim galiba- bir de okuma yapmaya vakit ayıramadım.

Hastane ve prosedürleri konusunda her ne kadar kaçındığım çok fazla şey varsa da içten içe istemediğim şeyler de vardı. Örneğin sürekli yatış. Örneğin damar yolu açılması. Örneğin duş almama izin verilip verilmeyeceği. Bunları düşünmemeye çalışıp gideceğim ve teslim olacağım diye düşünüyordum.

Çok şey okumasam da şunu biliyorum. Ben hastanede o süreci yaşarken doktor yani bütün bu süreci beraber geçirdiğim, tanıdığım ve güven duyabileceğim tek insan sadece doğumun son fazında benimle beraber olacaktı. Geri kalan zamanda tek başıma olacağımı biliyordum. Ama kabul etmiştim.

Sonra Gözde bana ısrarla eğitime gelmemi söyledi. Hatta haziran ayında psikodrama ile çakıştığı için gidemedim ve temmuz için kendimi ve kocamı ayarladım.

Ve geçtiğimiz haftasonu eğitimdeydik. Lotus'ta. Ve doğuma İzmir'e gelmeye ikna oldum. Ve kendimi de hastaneye değil, Gözde'ye teslim etmeye.


Burada kilit noktanın Gözde, Ayşe, Fatma olmadığını düşünüyorum. Burada önemli olan gebenin yanında olacak bir doğum destekçisi. Türkiye'deki sağlık sistemi de diğer bütün her şey gibi kötü, hastanelerde gebelere verilen destek de standart dışı değil. Ve bir bilinmezlik içinde hastaneye giden, telaşlanan, aklında binbir tilki dönen müstakbel anne babanın yanında, bu işleri iyi bilen özellikle gebenin yanında olabilecek ve aynı zamanda süreci de iyi bilen birinin olmasının çok rahatlatıcı olduğunu düşünüyorum.

Artık doğum psikologları, doulalar ve serbest çalışan ebeler doğumlara eşlik edebiliyorlar. Eğitim esnasında bunu da konuştuk. Hatta bir oyun vardı oynadığımız, bir sürü seçenek içinde "Hangilerinden vaz geçebilirsin, ne olsa senin için olmasa da olur diyebilirsin?" sorusu üzerine yerdeki kartlardan vazgeçebileceklerimizi seçtik. İlk vazgeçilebilenler arasında doğum psikoloğu vardı. Ve bunu çok kabul edilebilir buluyorum. Gebe, doğum anında desteğe ihtiyaç duyarken bunun sadece ruh sağlığı alanında değil aynı zamanda doğumun gidişhatıyla ilgili olmasını da bekler, dolayısıyla ne doula, ne psikolog ebenin vereceği desteği veremeyecektir. Tabii ki birisi varken diğeri de olsa, tam destek, hep destek her zaman daha iyi olur. Ama ben de psikolog da olsam doğumda yanımda bir ebenin bulunmasını isterdim. Hatta artık istiyorum. :)

Eğitim içeriği çok eğlenceliydi. Eğitime katılan yedi çifttik ve hepimiz adına tatmin edici bir çalışma yapıldı. Ve bence özellikle erkekler için daha verimliydi. Çünkü olaya dair bilmedikleri çok şey var ve sürekli "Nst ne, epizyotomi ne, mekonyum ne?" diye soru sordular. Kadınlar olarak da biz "Pfff, ne kadr slk sorular bunlar yaa!" diye gözlerimizi devirdik. Hastaneye yatış canlandırması yaptık, ve role giren anne baba adayının aklı çıktı, tam da böyle olacak, dehşete kapıldık, dediler.

Eğitim esnasında bir refleksoloji uzmanı geldi ve hepimize demo ayak masajı yaptı. Bana da "Gazın çok iyi." dedi. "Pardon?" dedim, "Bağırsakların iyi çalışıyor hazımsızlık, kabızlık gibi problemler yaşamıyorsun yani." dedi. "Eyvallah." dedim, ertesi gün tuvalet düzenim değişti. :D Galiba yanlış yere baskı yaptı, bana kaka yapma becerimi geri ver refleksolojici abla! :D

Eğitim gerekli mi sorusuna aslında gerekli değil cevabı verebilirim. Kadınlar için. Çünkü, az da olsa bedendeki değişimleri bizzat yaşayınca, eylemin içinde bizzat bulununca kadın ister istemez okuyor, izliyor, soruyor, konuşuyor vs vs. Ama erkekler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Erkek bilmiyor. Öğrenmeye de çalışmıyor. Doğum sürecinde kendine bir rol bulamıyor. Ne yapacak, gebeyi sadece hastaneye taşıyan kişi mi olacak? Gebeye destek mi verecek? Ebeveynleri mi yatıştıracak? Kayıt işlemleriyle mi ilgilenecek? Doğuma girecek mi? Girmek ister mi? Başa çıkabilecek mi? Her şeyden önce bütün bunları sorgulamak daha önce aklına gelmiş miydi? Bu nedenle eğitim özellikle erkekler için pozitif etki sağladı. Bunu önce kendi kocamda ardından eğitime katılan diğer erkeklerde gördüm. Bu nedenle eğitim etkili ve faydalı.

Benim için ise eğitim destek almanın gerekli olduğunu görmeme neden oldu. Doğumda özel ebe desteğinin rahatlatıcı, işleri kolaylaştırıcı, kişiyi özel hissettirecek, taleplerini önemli kılacak bir etkisi olacağını düşünüyorum. Doğum yapmak beş dakikada olan biten bir şey değilse, kadın doğumhaneye gidene kadarki geçen süreyi nasıl geçirecek bunu değerlendirmek lazım. Çünkü zaman çok, süre belli değil, süreç sıkıntılı. Ben kendi adıma bu zamanı zorlukla geçirmek istemediğimi anladım eğitim sonrasında. Hatta doktordan çok ebe ile vakit geçireceği düşünülürse insanın hangisine yatırım yapmak daha mantıklı, durup düşünmek lazım.

Ben eğitimden memnun kaldım. İyi ki gitmişim diyorum, herhalde hiçkimse bana ve bebeğe bu eğitimden daha büyük bir hediye veremeyecek. İyi ki davet etmiş beni Gözde.

Kocam da memnun kaldı. O kadar çabuk fikri değişti ki, "Tamam İzmir'e gidelim bence." demeye başladı.

Ve her şeyden çok, aynı durumda olan yedi çift olarak bir etkileşim yakalamak çok güzeldi. Kaygılar aynı, amaç aynı, hedef aynı... Göbekli göbekli tipler ve onların yanında dolaşan ayran budalası kocaman adamlar olarak pek keyifli, pek komiktik bence.

Kendimi açık etmek istemiyorum ama (çünkü gıybetkalpben) ola ki denk gelir de Gözde bir gün bunu okursa diye;

Teşekkür ederim Gözde. Bu benim için çok özel ve büyük bir hediyeydi.



Müsait bir zamanda şaraplı, şampanyalı kutlama yapmak dileği ile.